ZÜHD NEDİR?*
Yazar : Murat ÖZTÜRK
Zühd kelime anlamı olarak; dinimizce yasak olan eylemlerden sakınıp, dinin buyurduklarını yerine getirmek demektir. Zühd, lügatte rağbet kelimesinin zıddıdır. Rağbet bir şeye ilgi göstermek, arzu ve istek, izhar etmek demektir. Zühd kelimesi burada, Kur'ân ve Sünnet'in iktiza ettiği şekilde, dünyaya karşı duyulan alaka ve rağbeti terk etmektir.
Zühd, hem çileciliğin İslami kavramını hem de özellikle feragat kavramını kapsamaktadır. Zühd sadece haram olanı değil, helal olanı da bırakmayı gerektirmektedir. Çilecilik, bazı rahatlıklardan ve lüksten yoksun bir hayat içermektedir. Önceki zâhidler yoksullukları ile vasıflandırılırdı. Ferâgat, dünya maddelerine karşı tarafsızlık ve bir ilgisizlik içermektedir.Her iki konsept de kişinin daha dindar ve basit bir hayat lehine lüks bir hayattan kaçınmasını gerektirir.
Bu itibarla zühd, fakirlik değil; zengin-fakir her mü’mine gereken bir kalbî tavırdır. İlâhî takdir neticesinde zâhiren fakru zarûret içinde yaşayan bir kimse, kalben dünyevî arzular peşindeyse, o da zühd ve istiğnâ ehli sayılmaz. Zira zühd ve istiğnâ, kaderin sevkiyle mecbûren aza kanaat değil; irâdî olarak, kendi isteğiyle kalbini dünyaya esir olmaktan muhafaza etmektir.
Rasûlullah Efendimiz, zühd hâlini ne güzel târif etmiştir: “Dünyada zâhidlik, ne helâli haram bilmek ne de malı mülkü terk etmektedir. Dünyada zâhidlik, ancak Allah’ın mülkünde olana kendi elindekinden daha fazla itimat etmek (yani rızka değil, Rezzâk’a güvenmen); başına bir musîbet geldiği ve yakanı bırakmadığı müddetçe, onun ecir ve mükâfatından son derece ümit var olmandır.” (Tirmizî, Zühd, 29/2340)
Fakirlik şahsın muhtaç olduğu şeyin yokluğundan ibarettir. İhtiyacın olmayan şeyin yokluğuna ise fakirlik denmez. Eğer ihtiyaç olan şey var ve gücü yettiği şekilde ise, ona muhtaç olan kişi fakir sayılmaz. Bu hakikati anladığın zaman, Allah'tan başka her varlığın fakir olduğu konusunda şüphen kalmaz. Çünkü; Her varlık, ikinci durumda, varlığının devamına muhtaçtır. Varlığının devamı ise; Allah'ın faziletinden kaynaklanır. Eğer varlık âleminde varlığı başkasından istifade edilmeyen bir varsa işte o mutlak manada zengindir. Böyle bir varın varlığı ancak bir zat için düşünülebilir. Bu bakımdan varlık âleminde bir zenginden başkası yoktur. O'ndan başka olan herkes O'na muhtaçtır. Devamlı olarak O'nun cömertliğine muhtaçtır. İfade edilen bu durum ayet-i celile de şöyle geçmektedir:
وَٱللَّهُ ٱلْغَنِىُّ وَأَنتُمُ ٱلْفُقَرَآءُ
“…Allah zengindir, sizler fakirsiniz…” (Muhammed/38)
Bu mana, mutlak fakirliğin manasıdır. Fakat biz burada mutlak fakirliğin beyanını kastetmiyoruz. Özel olarak mal fakirliğinden bahsediyoruz. Aksi takdirde kulun, ihtiyaçlarının sınıflarına göre fakirliği, kaide altına alınmayacak kadar çoktur. İşte biz şimdilik, sadece bu son ihtiyacın beyanını yapmak istiyoruz . Bu bakımdan her mal kaybedene kaybettiği mala göre eğer mal, onun için bir ihtiyaç ise- "Fakir" adını veriyoruz. Kaybedilenden Sonra fakirlik anında o kişide şu beş halin olması gerekir. Biz bunu ayırır ve her hale bir isim tahsis ederiz ki bu ayırım sayesinde onların hükümlerini bilelim.
Birinci Hâl:
Hållerin en yücesi olan bu hâl, kişinin malı olduğunda maldan hoşlanmayıp eziyet çekecek durumda olmasıdır. Malı almaktan kaçacak, ondan nefret edecek, onun şerrinden ve meşguliyetinden sakınacak durumda olmasıdır. Bu durum" Zühd", bu durumda olanın ismi de" Zahid''dir. Bu kişi Kendisini ibadete vererek dünya ve ahiret dengesini sağlar. Hakka kul olmak kula hakkı vermek her murada kalkan olmaktır. Benliğini terk ederek Rıza-ı ilahiye köprü olma gayesidir. Bu köprü dünya ile ahireti birleştirir. Bu durum Kur'an-ı Kerim de şöyle geçmektedir:
وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَشْرِى نَفْسَهُ ٱبْتِغَآءَ مَرْضَاتِ ٱللَّهِ ۗ وَٱللَّهُ رَءُوفٌۢ بِٱلْعِبَادِ
“Öyle insanlar da var ki, Allah’ın rızâsına ermek için canını bile verir.
Allah ise kullarına karşı çok şefkatlidir.”(Bakara / 207)
Ve bu konu hakkında Peygamber Efendimiz şöyle demiştir:
“Allah’ım, (gerçek) hayat, ancak âhiret hayatıdır.”
İkinci Hâl:
Bu halde kişi öyle bir durumdadır ki malın varlığıyla sevinecek şekilde malı istemediği gibi, eziyet çekecek şekilde maldan nefret de etmez. Eğer mal kendisine gelirse, zâhidlik de göstermez. Bu halin sahibine “Razı” denir. Hayatlarını muhabbet ve maneviyat üzerine kurarlar. Karnı doyurmaktan daha çok ruhları kalpleri doldurma çabasındadırlar. Bu hala sahip olan insanlar gerçek huzuru Allah'ı anmakta bulurlar. Hayatlarını Peygamber Efendimiz’in gösterdiği çizgide devam ettirmeye çalışan kişilerdir. Bu konu hadislerde şöyle geçmektedir:
Ebû Hureyre'den (ra) rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Suffe Ashâbı’ndan yetmiş kişi gördüm. İçlerinde ridâsı (belinden yukarısını örtecek gömleği) olan bir tek kimse yoktu. Ya izâr (peştemal) kuşanır yahut boyunlarına bağladıkları bir elbise giyerlerdi ki kiminin bacaklarının yarısına, kiminin de topuklarına ancak varabiliyordu. Her biri, namazda avret yerinin görünmesini istemediği için giydiğini eliyle toplardı.
Ebû Hüreyre’nin (ra) Resûlullah’tan şöyle işittiği nakledilmiştir: “(İnsanı ihtirasa sevkeden ve kalbini maddi arzularla dolduran) dünya ve dünya malı lânetlenmiştir. Ancak dünyada Allah Teâlâ’yı anmak ve O’nun rızasına uygun şeyler yapmak, öğreten ve öğrenen olmak istisna edilmiştir.”(T2322 Tirmizî, Zühd, 14)
Üçüncü Hâl :
Bu hal malın varlığının yokluğundan daha fazla hoşuna gitme halidir.
Mala rağbet vardır. Fakat kalkıp da malı talep edecek kadar rağbet kabarmamıştır. Eğer mal saf ve helâl olarak kendisine gelirse, alır ve onunla sevinir. Eğer kazanmak için yorum muhtaç olursa, onunla meşgul olmaz. Bu halin sahibine "kanaatkar" adı verilir. Zira bu kimse malı talep etmeyi terk edecek kadar var olana nefsini ikna etmiştir. Buna rağmen kendisinde de zayıf bir rağbet vardır. Bu konu hakkında hadisler şöyledir:
Ka’b b. İyâz’ın (ra) Resûlullah’tan şöyle işittiği nakledilmiştir: “Her ümmetin bir imtihan vesilesi vardır.Ümmetimin imtihan vesilesi de maldır.”
Câbir (ra) anlatıyor: “Resûlullah bir gün çarşıya uğramıştı. Halk da etrafında idi. Derken küçük kulaklı bir erkek oğlak ölüsüne rastladı. Onu kulağından tutarak: –Hanginiz bunu bir dirhem karşılığında almak ister, diye sordu. –Biz ona hiçbir şey vermeyiz, o bizim ne işimize yarar ki, diye cevap verdiler. Peygamber: –Sizin olmasını istemez misiniz, buyurdu. –Vallahi, bunun dirisi bile kusurludur, çünkü kulakları küçüktür. Ölüsünü ne yapalım, dediler. Bunun üzerine Peygamber: –Vallahi, dünyanın Allah nezdindeki değeri, bunun sizin yanınızdaki değerinden daha azdır, dedi.
Üçüncü hale sahip kişilerin rağbetleri bütün herkeste olduğu kadardır. Bu rağbet tamamen dünya hayatına dalacak kadar derin değildir.
Dördüncü Hâl:
Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan..Var biraz da sen oyalan!
Bu hale sahip kişilerin malı talep etmesi terk etmesinin acizliğinden kaynaklanmaktadır.
Eğer acizliği olmasaydı malı edinmeye rağbet göstermezdi. Bu öyle bir rağbet ki yorgunlukla olsa dahi, malın talebine yol bulduğu takdirde çekinmeden talep eder veya talep etmekle meşgul olur. Bu halin sahibine “hans” adını veriyoruz. Bu durumda fakirlikte de zenginlikte de sabrı bir mârifet hâline getirmek gerekir. Vasatın üstündeki zenginlik de vasatın altındaki fakirlik de çok zordur. Lâkin sabredildiği takdirde mükâfâtı çok büyüktür. Böyle olabilenler, yani “ağniyâ-i şâkirîn / şükür ehli zenginler ve fukarâ-i sâbirîn / sabreden fakirler”, toplum içinde azınlıktadır.
Gâfil insanlarda ise çok zenginlik ya da çok fakirlik de aynı günahta birleşir. Çok fakirlik ve çok zenginliğin, iffetsizliğin kapılarını açma riski vardır. Diğer taraftan çok zenginlik, ihtirâsı kamçıladığı için, çok fakirlik de sabrı zorladığı için, sirkati, haksız kazancı mübah gösterebilir. Bunun içindir ki Efendimiz şöyle dua etmiştir: “Yâ Rabbi, unutturan fakirlikle birlikte azdıran zenginlikten… Sana sığınırım.” niyâzında bulunmuştur. Hadîs-i şerîfte de buyrulduğu üzere Allâh’a isyan ettirecek derece fakirlik ve azdıran zenginlik, birbirine muâdil görülmüştür.
Beşinci Hâl:
Bu hal kaybettiği mala ekmeği kaybeden aç, elbiseyi kaybeden çıplak gibi muhtaç olma halidir. Bu halin sahibine "Muztar" adı verilir. Artık bunun mal talebindeki rağbeti nasıl olursa olsun ister yaz ister kuvvetli bulunsun vardır. Çünkü böyle bir halin rağbetten uzak bulunması az görülür. Bu konu hadiste şöyle geçmektedir:
Ebû Hureyre'den (ra) rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “İmkânları sizden daha aşağıda olanlara bakın. Sizden iyi olanlara bakmayın. Allah’ın size verdiği nimeti hor görmemeniz için uygun olan davranış budur”(M7430 Müslim, Zühd, 9)
İşte bunlar beş hali oluşturur.
En yüceleri zahitliktir. Izdırara zahitlik de eklenirse ileride de bahsi geleceği gibi zahitlik derecelerinin en yücesi olur. Bu beş halin ötesinde zahitlikten daha yüce olan bir hal vardır ki o da kişinin nezdinde malın varlığı ile yokluğunun bir olmasıdır. Eğer malı bulursa, onunla sevinmez ve eziyet duymaz. Eğer bulmazsa yine böyledir. Bunun hali, Hz. Aişe'nin hali gibidir. Zira Hz. Âişe'ye Beytülmal’deki hakkından yüz bin dirhem geldi . Onu aldı, aynı günde fakirlere dağıttı. Cariyesinin 'Sen bugün dağıttığın paralardan bir dirhemle bize et alınıp, etle iftar etmemizi sağlayamaz mıydın?' demesi üzerine Hz. Aişe 'Eğer daha önce hatırlatsaydın yapardım!' demiştir.
Hali bu olan bir kimse, eğer bütün dünya elinde ve dünya hazineleri onun olsa, ona zarar vermez, zira o, malları kendisinin değil, Allah'ın hazinesinden görür. Kendi elinde veya başkasının elinde olması arasında fark görmez. Bu halin sahibine "Müstağni" demek uygundur. Çünkü; O hem malın yokluğundan, hem de varlığından müstağnidir. Bu isimden öyle bir mana anlaşılmalı ki hem Allah'a verilen mutlak gani, hem de malı çok olan kullara verilen zengin adından ayrılsın; zira malı çok olan kul, malıyla sevindiği takdirde o malın elinde olmasına muhtaç bir fakirdir. O, ancak malın eline geçmesinden dolayı zengindir. Elinde durmasından dolayı değil! Bu bakımdan o, bir de kalacağından ve elinden çıkacağından ötürü müstağnidir, zira bu şahıs, malın bulunmasıyla eziyet duymaz ki onun elinden çıkmasına muhtaç olsun. Onunla sevinmez ki onun devamlılığına ihtiyacı olsun. Onu kaybetmemiş ki eline geçmesine ihtiyaç duysun. Bu bakımdan bunun zenginliği mutlak zenginliğe daha yatkındır. O halde o, Allah Teâlâ'nın vasfi olan müstağniliğe öbüründen daha yakındır. Ancak kulun Allah'a yakınlığı, mekân yakınlığı değil, sıfatların yakınlığıdır. Biz bu halin sahibine gani (zengin) demeyiz, müstağni deriz ki zenginlik, mutlak zengin ve her şeyden müstağni olan Allah'a isim olarak kalsın. Bu kul ise varlıkla yokluk yönünden, her ne kadar, maldan müstağni ise de maldan başka olan birçok şeyden müstağni değildir. Kalbini süsleyen zenginliğinin baki kalması için Allah'ın tevfikini talep etmekten müstağni değildir, zira mal sevgisiyle bağlı bulunan kalp köledir. Maldan müstağni olan kalp ise hürdür. O kalbi kölelikten azad eden Allah'tır. Bu bakımdan o şahıs, bu azadlığın devamına muhtaçtır. Kalpler, sık sık hürriyet ile kölelik arasında evrilip çevrilmektedir. Çünkü kalpler, Rahman'ın kudret parmaklarından ikisi arasındadır. Bu sırra binaen mutlak zenginlik ismi, bu kemalle beraber kişiye ancak mecazen verilir. Zahitlik bir derecedir. O da Ebrar'ın kemålidir. Bu halin sahibi Mukarrebin’dendir. Şüphe yoktur ki zahitlik bunun hakkında eksikliktir; zira ebrarın iyilikleri mukarrebler için kötülük sayılır. Bunun hikmeti de şudur: Dünyadan nefret eden, tıpkı dünyaya rağbet gösterenin dünya ile meşgul olduğu gibi dünya ile meşguldür. Allah'tan başkasıyla meşgul olmak Allah'tan perdelenmektir, zira seninle Allah arasında uzaklık yoktur ki perde olsun. Çünkü Allah sana şahsıyla meşgul olmaktır. Oysa sen durmadan nefsinle ve onun şehvetleriyle meşgulsün.
Bu bakımdan devamlı Allah'tan perdelisin. Öyleyse nefsinin sevgisiyle meşgul olan bir kimse, Allah Teâlâ'dan yüz çevirmiştir. Nefsinin buğzuyla meşgul olan da Allah'tan uzaktır.
Allah'tan başka her şeyin misali, aşık ile maşuku bir araya getiren bir mecliste hazır olan rakibin misalidir. Eğer âşıkın kalbi râkibe iltifat ederse, onun nefretiyle onu sakil telâkki edip oradaki huzurunun kerahetiyle meşgul olursa aşık, kalbini onun buğzuyla meşgul ettiği halde maşukun müşahedesiyle alması gereken lezzetten kalbini çevirmiş demektir.
Eğer aşk onun bütün vaktini almış olsaydı o, maşukun hazır bulunduğu bir yerde, aşkta maşuka şirk koşmazdı ve bu sevgide bir eksiklik ise, tıpkı onun gibi sevgiliden başkasına buz ettiğinden dolayı bakmak da bir tür aşkta şirk ve eksikliktir. Fakat biri diğerinden biraz daha hafiftir. Kemâl, kalbin ne buğz, ne de sevgi yönünden sevgiliden başkasına iltifat etmemesidir. Zira nasıl ki kalpte bir halde iki sevgi bir araya gelmiyorsa, aynen onun gibi, bir halde sevgi ile buğz da bir araya gelemez. Dünyadan nefret etmekle meşgul olan, sevgisiyle meşgul olan gibi, Allah'tan gafildir. Ancak sevgisiyle meşgul olan gafildir ve gafleti içerisinde uzaklaşma yolunda yürümektedir. Nefretle meşgul olan ise gafildir. Fakat gafleti içerisinde damarından daha yakındır! Allah bir mekanda değildir ki gökler ve yer seninle O’nun arasında perde olsun. Bu bakımdan seninle O'nun arasında perde, ancak Allah'tan başkasıyla meşgul olmandır.
Kendi nefsin ve şehvetlerinle meşgul olman Allah'tan başka Allah'a yakınlaşma yolunu takip etmektedir, zira bu kimse sonunda bu gafletin kalkması, yerini şuhúda bırakması ile olur. Dünyanın nefreti, Allah'a götüren bir binektir. Demek ki dünyaya karşı zâhid olmak, fakirlikte ve zenginlikte dünyadan kalben müstağnî kalabilmektir. Mühim olan; dünyevî meşgaleleri, âhireti ihmâl etmeksizin sürdürebilmektir. Yani dünya ile meşgûl olurken kalbi gafletten korumaktır.
Mevlânâ Hazretleri, insanı varlık deryâsında yüzen bir gemiye teşbih ederek buyurur ki: “Şâyet deryâ, geminin altında bulunursa, ona istinadgâh olur. Fakat dalgalar geminin içine girmeye başlarsa onu helâke götürür.”
Yani gönül Hakkʼa râm olduğu zaman bütün dünya bir kulun tasarrufuna verilmiş olsa bile onun kulluk istikâmetini bozamaz. Fakat kalp, dünya muhabbetinden korunmadığı takdirde dünyanın zerresi bile kulun mâneviyâtını ifsâd edebilir.
SONUÇ
Bu söylediğimiz, Müslümanların dünyadan tamamen alakasını keseceği anlamına gelmemelidir. İnsanın dünyayı bütün bütün terk etmesi mümkün değildir. Elbette ki ondan faydalanacak ve hayatını sürdürecektir. Zaten Allah (c.c.) ve Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bizden bunu istemiyor. Kur’an’ı Kerimde dünya hayatının geçici ve atlatıcı olduğu defalarca vurgulanmış, dünya hayatı için aşırı hırs gösterilmesi anlamsız bulunmuştur. Allah Resulü bir gün Tekasür suresini okurken mübarek dudaklarından şu nebevi ikazlar dökülür vermiştir: “Ademoğlu malım malım deyip duruyor. Ey Ademoğlu! Yiyip tükettiğinden, giyip eskittiğin den ve sevap kazanmak için sadaka olarak önden gönderdiğinden başka malın mı var ki geri kalan tüm malların mirasçılarındır.” (Muslim, “Zühd”,4)
Yüce Rabbim hayırdan kazanmayı, hayra harcamayı, dünya hayatına aldanmadan yaşam sürdürebilmeyi cümlemize nasip etsin.
KAYNAKÇA
İmam Nevevi, Riyazüs Salihin, terc. Emin Özafşar v.dğr, cilt I,
DİB Yayınları, Ankara 2016.