5.31.2020

Yolcuyum Umuda

                                              
 YAZAR: ABDURRAHMAN ARSLAN 
 

 Yolcuyum Umuda

Koşarak gittiğim, dünya denen yerde,
Kavrayamayışın adı var, yüreğimde,
Ağlayışın, çığlıklarına rağmen, 
Sükutun incisi var, dilimde. 

Her nefes, bin alev ediyor zamanda,
Yanıyorum, ayrı ayrı her anda,
Kalakaldım, hüzün denen bu handa,
Yolcuyum ben, nefes nefes umuda.

Zaman geçip giderken,
Her şeyi sevmek geliyor ,içimden,
Yüreğimde bir mana var ,derinden,
Umuttan başka bir şey, gelmiyor elimden

            (.)

İÇİMDEKİ ÇOCUK

     

     YAZAR : HASAN GÖKHAN ATMACA





                               

                         İÇİMDEKİ ÇOCUK
 
      Gözlerim   kuruydu geçmiş perdesini kaldırmadan hemen önce. Kabullenmem gereken gerçeklerle dolu bu perdenin arkası. Arkamı dönüp uzaklaşamıyorum buradan.  Geçmişim ve geleceğim bu dairenin içine sıkışmış sanki. Her defasında başladığım yerde buluyorum kendimi. Sanki zaman benim için ileriye akmıyor. Halen nasıl hayata olduğumu merak ediyorum.  Bu çöp yığınının arasında beni hayata bağlayan bir şey var ama ona ulaşamıyorum.  İçimde bir yerlerde ona ulaşmak için mücadele ediyorum. Çoğu şey, o kadar yabancı geliyor ki, sanki bunları başkası yaşamış gibi… Fakat biliyorum ki burası benim geçmiş adını verdiğim çöplüğüm ve kokusu midemi bulandırıyor. Kendime sorduğum bütün soruların cevapları burada. Rüyalarımda çöplüğü karıştıran o çocuğu görüyorum. Belki de o çöplükte en temiz şey olan sevgiyi aradığı o kadar belli ki, çaresizliğini yüzünden okuyabiliyorum. O benim içimde öldürdüğüm çocukluğum. Artık rüyalarımda yaşıyor, hiç büyümeden ve ilk zamanki masumiyetiyle. Bir gün kendimi de öldüreceğim dayanamayıp.  Çocukluğum ile birlikte rüyalarda yaşamak için. Daha fazla kirlenmeden bu dünya da, az da olsa temiz kalmak için. Biliyorum ne kadar fazla kalsam o kadar çok kirletmeyeceğim. Ve büyüdükçe içimdeki çocuğun kaybolmasından korkuyorum.  





     

MODERNLEŞME YOLUNDA ÖNEMLİ HİZMETLERİ OLAN BEŞİR FUAD VE POZİTİVİST ANLAYIŞ

          Yazar:Fatmanur Gençoğlu



         ÖZET

 Beşir  Fuad  (1857-1887) Modernleşme yolunda önemli hizmetleri olmuş ve ne yazık ki , yolun  yarısında kendini söndürmüş aydınlardan biridir.  Fizik ve kimya ilimlerindeki mekanizmanın aynısının   hayat ilminde de mevcut olduğunu savunur. Batıdaki  pozitif düşünce kazanımlarının  Ülke gündemine akmasını sağlayan Beşir Fuat'ın  yaşadığı iç çatışmalar nedeniyle intihar etmesi , modernleşme çabaları için büyük bir kayıp olmuştur. İntiharı , bu intiharın sebep olduğu tartışmalar  ve  bu konu üzerinde zamanında konunan yayın yasağı da  Beşir Fuat'ın  uzun süre unutulmasına sebep olmuştur. Edebi türlerde eser vermemesine rağmen  tenkit alanında dile  getirdiği görüşler  açısından  son derece önemli biridir  Ayrıca  Beşir Fuat  Türk edebiyatında   ilk   denemeci , ilk Türk materyalist  , ilk biyografici , ilk eleştirmen gibi sıfatlarla anılır.  .  Mehmet Kaplana Göre : Beşir  Fuat ,bir devri kapatarak yeni bir devir açmıştır.

   GİRİŞ:

 

 

Türk toplumunda değişme süreci  19 .yüzyılda  zihniyet değişimi ile başlamıştır.

 Bu değişim,  siyasi ve askeri alanda yapılan  yeniliklere paralel olarak  sosyal ve kültürel hayata yansır.  Tanzimat  devrinin yeni kurumlarında yetişen gençler ,  Batı  medeniyetinin içinde yer almak ve modernleşmek isterler.  Türk modernleşmesi diyeceğimiz olgu  19. Yüzyılda  aydınların önderliğinde başlatılan bir projedir.

Modernleşme  kavramı: Dünyevileşmek,  akıl , hukuk eleştiri, demokrasi, eşitlik devrim… gibi kavramlarla kendini  ifade etmeye çalışır. Bu kavram 19.yüzyılda   Osmanlı toplumu için pek de geçerli bir kavram sayılmazdı . Ama bu kavram  aydınların   beklentileriyle  örtüşmektedir.  Lale Devrinden beri devam eden  yenileşme hareketlerinin özü  ve amacı; yüzünü dünyaya dönen ,akılcı,  iradeli bireyler yetiştirmek;  bilimsel ve  teknolojik anlamda  daha akılcı olma yolunda ilerlemekti.  Bu durum uzun yıllar aldı .Bizdeki modernleşme kavramı Batı'daki  serüveniyle çoğu kez  uyuşmamaktadır. Batı’da bu süreç  Pozitif bilimlerde  sürekli , kararlı ilerlemelerin  sonucu olarak gelişen  doğal bir süreçtir.  Oysa Türk modernleşme süreci  başlangıçta ‘’Değişen ve gelişen dünyayı yakalama’’  gibi   pratik bir süreç olmuştur. Bu yüzden batılılaşma hareketi amaçlananın tam aksi sonuçlar vermiştir.  Batılılaşma hareketi Osmanlı  Devletinde  zorlukların ittiği  ve  zaman zamanda iç isyanlarla kesintiye uğradığı bir süreçtir.   Batılaşma hareketinin  Osmanlı Devletinde     sağlıklı bir dönüşüm evresi geçirdiği söylenemez.  Edebi ve düşünsel alanda ilk  temsilcisi ‘’Şinasi ‘’ olmuştur.   Şinasi’den  sonra bu yolu  Akif Paşa,   Sadullah Paşa , Namık  Kemal … gibi yazarlar  ve şairler  devam ettirmiştir. Bunlardan birisi de Beşir Fuattır.

TÜRK EDEBİYATINDA  POZİTİVİZM

Pozitivizm: Pozitivizm ya da olguculuk, insan için olumlu, yapıcı olanın yalnızca olguları gözlemleyerek betimlemek olduğunu ileri süren öğretidir. Doğa bilimlerini bilginin tek gerçek kaynağı olarak gören, felsefi düşüncenin kıymetini reddeden bir burjuva felsefe akımıdır. Pozitivizm temelinde tecrübe bulunur.  Bu nedenle bütün olaylar  deney ve gözlemle incelenir.  Pozitivistlere göre güvenilir ve sağlam bilgiye ulaşmanın yolu  deney ve gözleme dayanır.  Pozitivistler dini ve metafizik bilgileri    deneysel bilgiye dayanmadığı için  değerli görmezler. (Akgün  2005:167)

Pozitivist  anlayış, bizde Tanzimat devrinde felsefe ile  kendini göstermeye başlar.  Ve pozitivizm , bilimi tek geçerli bilgi olarak görmüş  ve   olguları bilinebilen ,  üzerinde inceleme yapılabilecek  tek obje olarak kabul etmiştir. Pozitivist felsefe edebiyatta natüralist akımla kendini gösterir .Tanzimat’la birlikte Türk aydını Batı’ya açılır. Açılımın amacı  Batı Kültürünü  tanımak, yaymak ve kültürü benimseyen yeni bir nesil yetiştirmektir.  Batı düşüncesi , siyasi, sosyal  bilimlerle başlar  Edebiyat bu dönemde yeniliğin öncüsü olur.  Pek çok yeni düşünce ve anlayış  edebi eserlerle anlatılır.  Edebi eserler vasıtasıyla  aydınlarda yen bir zihniyet değişimi görülür.  Bu değişim pozitivizmle başlamıştır.  Pozitivizm ülkemize  edebi akımlar   Avrupa’ya gönderilen öğrenciler,  eğitim kurumlarımıza gelen yabancı uzmanlar  ,  Batı’dan yapılan tercümeler  sayesinde  edebiyatımıza girmiştir.  Ülkemizde  pozitif düşüncenin  gelişiminde  , kendileri pozitivizme karşı olmalarına rağmen yaptıkları tercümelerle  Namık Kemal  ve Ziya Paşa aza da olsa  bir katıda bulunurlar. Pozitivist düşüncenin en önemli temsilcilerinden biride Beşir Fuattır.

 

POZİTİVİZM VE BEŞİR FUAD:  (Fikir Adamı ve Tenkitçi)

 Beşir Fuat : Edebiyatımızda  ilk büyük pozitivist  yazar olarak bilinir. Olaylara sadece bilimsel gerçeklikle bakar.  Onun için bilim  sadece teknik  ilerleme değil  aynı zamanda bir medeniyet görüşüdür.  Ölümünün şiirini yazmak için , bileğini kesip , akan kan  eşliğinde  yazmaya koyulan  ve Ölen Türk şairidir. Beşir Fuat'ın   Batı dillerini iyi öğrenmesi  ona pozitif bilimlerin kapısını açar.

 

Pozitivizme bağlı olan  Beşir Fuat , Haki kuyun mesleğine (  realizm ya da realist şairler/yazarlar manasındaki Osmanlıca sözcük).  mensuptur.   Böylece o yalnız  müşahede ve tecrübe edilen şeyin  gerçek olduğunu kabul eden pozitivizme bağlanır. Beşir Fuat  Edebiyat ’ın ancak  , gerçeğe müspet ilimlere hizmet etmesi şartıyla  makbul olduğu kanaatindedir.  Ona göre  estetik açıdan hiçbir değeri olmayan şiir eğer gerçeklere uygunsa  en güzel şiirdir. Ayrıca Beşir Fuat'ın  Victor Hugo hakkında  yazılmış Türk edebiyatının ilk  tenkitli monografik  sayılabilecek  küçük fakat önemli bir eseri vardır. Beşir Fuat'ın bazı yazılarında  materyalizmi de benimsediğini belirtmesi   sadece bütün felsefi sistemlere karşı oluşunun bir sonucudur  Bunun Neticesi olaraktan   edebiyatta , Claude Bernard’ın  tecrübi  usullerini esas alan  bir natüralizmi benimsemiştir. Batı’nın  önemli sanatçı ve düşünürlerini ,   ülkesinde bilinmeyen akımları tanıtmakta  öncülük etmiş, ilk kapsamlı  biyografileriyle öteden beri kısıtlı birtakım düşünceler çevresinde değerlendirmiş büyük yazarları nesnel  bir bakışla görülmesini sağlamıştır.  Çağdaş pozitif bilimlerdeki  neden- sonuç  ilişkisinin edebiyat üzerinde de bulunması isteyen yazar , bilimden kaynaklanan  bir nesnelliğin  her türlü ‘’hayalat’’ tan çok daha değerli olduğunu vurgular.
Türk edebiyatında  hayal-hakikat   tartışmalarını tetiklemiştir. Hakikatin  romantik eserlerden çok realist eserlerde olduğunu düşünür.   Tercihini realist akımdan yana kullanır. Beşir Fuad realizm ve natüralizm hakkında  Osmanlı okuyucusunu bilgilendirmektedir.
 
 
 
 
 Ara neslin  önemli bir temsilcisidir. Edebiyatta ve şiirde hayalperestliğe karşı olumsuz bir tavır takınması , ve  edebiyatta,  realizm, natüralizmi;  felsefede pozitivizm ve materyalizmi benimsemesi  devrinde  pek çok edebiyatçının  kendisine  düşmanlık göstermesine sebep oldu.
 
 Beşir Fuad, Ahmed Mithat ve Muallim Naci ile edebî  tartışmalar , Namık  Kemal ve Menemenlizade  Mehmet Tahir ile zaman zaman şiddetli tartışmalar yapmıştır. Osmanlı aydınları   Zola,  Flaubert,  Tarde, Ribaut … gibi Batılı düşünür ve edipleri  ilk defa Beşir Fuat’ın  kitap ve yazılarıyla tanışmışlardır.  Türk edebiyatına Zola gibi pek çok düşünür ve yazarı tanıtmıştır Victor  Hugo üzerinde hazırladığı kitapta  Osmanlı Edebiyat adamlarının  romantizmini yıkmaya çalıştı.  Voltaire kitabı ile de  pozitif bilimlerin üstünlüğünü  göstermeye çalışarak  yaşadığı dönemin  çok ilerisinde  bir düşünür  adamı kimliğini gösterdi. Beşir Fuat devrinde Türk yazı hayatına objektif , açık ve sade bir üslup  şahsiyattan uzak bir münakaşa adabı getirmiştir. Din duygusundan yoksun yetişmesine  rağmen  Beşir Fuat, İslamiyet  aleyhinde doğrudan doğruya  bir söz sarf  etmemiştir. 

Sonuç 

Tanzimat döneminin bilimsel ve pozitivist  çizgideki tek önemli yazar olan Beşir Fuat aynı zamanda  başarılı bir gazetecidir.  Kendi döneminde çeşitli  eleştirilere uğrayan yazar, sonraki dönemde yazarlar üzerinde büyük etkiler bırakmıştır. Yazdığı Victor Hugo monografisi varken  Ve aynı zamanda edebiyatımızda hayal- hakikat tartışmalarını başlatmış ve aynı zamanda   Tanzimat edebiyatı döneminde yaşamış olmasına rağmen ; baş kaldırıp ülkeye realizmi, natüralizmi tanıtmış olarak edebi yönüyle değil  de yalnızca intihar yönüyle  hatırlanıyor olması üzücü .

              

 Bibliyografya    

·         Beşir Fuat ,Şiir  ve Hakikat   : Handan İnci

·         M. Orhan Okay, Beşir Fuad : İlk Türk Pozitivisti ve Natüralisti .

 Kaynakça:

·         https://islamansiklopedisi.org.tr/besir-fuad

·         https://dergipark.org.tr/tr/pub/cbayarsos/issue/30064/298139

·          

·         https://atif.sobiad.com/index.jsp?modul=makale-detay&Alan=sosyal&Id=AWWFoOueHDbCZb_mQrrE

·         https://dergipark.org.tr/tr/pub/sutad/issue/32344/359658

·         http://www.acarindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423933877.pdf

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 

 

 

 

 

 

 

                                             

 

 

               

 

 



 

 

 

 

 

                                  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 


5.30.2020

DAVAN BÜYÜK SEVDAN BAKİ KALSIN

 
YAZAR : ALİYE NUR AKARSEL

                      Davan Büyük Sevdan Baki Kalsın
Dağlarda savrulan rüzgârlar, ağaç korularına gizlenmiş sırlar…
Üzerinizde tarihe dair ne izler var. Asırların kokusunu hala kaybetmemişsiniz. 
Sizlere bakınca geçmişte olmuş savaşlar, anlaşmalar, hicretler ve daha neler
neler görüyoruz. Bazen yenilmişlik hissi bazen de kazanmışlık beraberliğiyle
yüzyıllara meydan okumuşuz. Bu yolda düsturunu bozmadan, emin adımlarla
hiç bölünmeden sevgiyle yürümüşüz. Pekâlâ, bu asrısaadet’ de bu harikuladeliği
ne getirmişse inançlarımız hiç bölünmemiş ve dağılmamış?
Aslında söylemiştim ya biz sevgiye, kardeşliğe koşmuşuz. Onlarla bir bütün
olmanın gayesine düşmüşüz. Bu yüzden ki her kokuda  tarih de gizli kalmış. 
Hadiste de buyrulduğu gibi“Hiç biriniz kendi nefsi için istediğini kardeşi için de
istemedikçe tam iman etmiş olmaz” düşüncesi belki de bu toplumu İslam
toplumu olmaya sevk etmiştir. Bizler seçtiğimiz inancımızdan dolayı bu İslam
toplumuna kabul buyrulduk. O halde İslam toplumu demek sınırları İslam
inancıyla çizilmiş kardeşler topluluğudur. Bu kardeşlik bizi ebediyete götürecek
ki yarın yüce divanda rabbimize kardeşliğimizin sağlam bir yürekle bağlı
olduğunu gösterelim. Bir Muhammet ümmeti olarak kardeşlerimizin ellerinden
tutup onları da, kendimizi de aydınlıklara çıkaralım. Devir Müslüman kardeşine
düşman olma, kan dökme devri olmuş. O kadar karışık ve değişik olaylar
gelişmekteki kavmiyetçilik, ırkçılık insanlarda bir üstün merkeziyetçilik olma
çabası var. Oysaki İslam da üstünlük ancak takvadadır. Bizler Âdemin evlatları
olduğumuzu, birbirine düşman olan iki kabileyi kardeş yapan Muhammet
ümmeti olduğumuzu ve de ne olursa olsun tek bir yaratıcının yarattıkları
olduğumuzu asla unutmayalım. O güzel insanlar ne yollar aşmış ne mertebelere
gelmişlerdi. O halde bile insana sırf insan olduğu için saygıda, sevgide
bulunmuşlardır. Bizlere ne oluyor ki kavmiyetçilik güdüyoruz. Anlamsızca
gruplar, örgütler kurup bu kardeşliği bitiriyoruz. Sırf onlardı İslam dini ayakta
dursun diye şehrini terk eden ve yine onlardı gerçek Muhacir olan, Medine’ye hicret
eden, ya onlara kucak açan o güzel insanlar ,o güzel Ensarlar işte onlar gerçek
kardeşti. O günkü gelen muhacirler şimdide geliyor. Bu bağlılığı ayakta tutmak
için onlarda her şeylerini hiçe sayıp geliyor. Bizler kucak açıcı ensarlar  olalım. Henüz
kendimizi tamamlamış bulunmuyoruz. Asıl onlar gelince onlarla kendimizi
bütünleyebiliriz. Bir Müslüman yürek başka bir Müslüman kardeşine  daima sevgi  ve muhabbet ile bakmalıdır. Sen siyah ,ben beyaz, sen zayıf ,ben güçlü diye kinle ve 
nefretle değil. Bizler hala Müslüman kardeşlerimizi bir araya getiremedik. Onlar
düşmana yakalanmamak için sabahların olmasını istemezken bizler rahatça yastığa başımızı koyup uyuyorsak vicdanımızı sorgulamalıyız. Onların
huzursuzluğu bizi de etkilesin ki en azından elimizden bir şeyler gelmese de
mücadelemizi Müslüman yürekler hissetsin. Nasıl kardeşlik aşkıyla yandığımızı
bütün Orta Doğu anlasın. Yıllar önce o kardeşlik aşkıyla yoğrulmuş İslam dini
şimdi de aynı biçimde gücünü göstersin. Rasullah(s. a. v. ) vedasında bizleri
birbirimize emanet etti. Burada olanlar olmayanlara iletsin derken aslında bizi
kasteddi, bu günleri bu yaşanmışlıkları söyledi. Bizlerde bu doğruluktan
ayrılmayacağımıza dair hem gönlümüzle hemde tüm benliğimizle sebat ettik. 
Bu dava bize düşer artık, bu karanlığı kardeşlik hamuruyla, paylaşmış olmanın 
mutluluğuyla aydınlanacağız. . Bu ülkeyi bölmek isteyen fırsatçılar tıpkı direksiz
eve benzerler. Onlara dokunsan yıkılırlar yeter ki biz onlara uymayalım. 
Atalarımız boşuna dememiştir. ”domuzdan post gavurdan dost olmaz” diye. 
Onlar hep vardı olmaya da devam edecekler. Ama bizlerin şecaati onları
yenilgiye sokar. Sizler sakın ola ki Müslüman kardeşlerinize nefret beslemeyin. 
''Bu cihattır, bu Allah'a(c. c. ) koşmaktır.''diye onlara yürümeyin. Çünkü; hadisi
şerifte şöyle buyrulur:“Müslüman kardeşine kılıç çeken, onu öldüren
cehennemliktir” sizler kurtuluşa ermeyi beklerken maazallah kayboluşa
gidersiniz. Bu yüzdendir ki bu dini iyi benimseyip, bu kardeşliği sağlam tutup
gönüllerimizi açarak onlara koşalım, ebediyete koşalım. O günün Havs ve Ezvec
kabilelerine şimdinin balkanına, Orta Doğu'suna kucak açalım. Kendimizden
sonra gelecek nesillere de bunları aktarıp ,hadis ve kuran ışığında onları toplayıp
bu iki adımdan ayrılmamalarını tavsiye edelim. Selam ve dua ile…

5.29.2020

ZÜHD NEDİR?*

 

ZÜHD NEDİR?*

  Yazar : Murat ÖZTÜRK

Zühd kelime anlamı olarak; dinimizce yasak olan eylemlerden sakınıp, dinin buyurduklarını yerine getirmek demektir. Zühd, lügatte rağbet kelimesinin zıddıdır. Rağbet bir şeye ilgi göstermek, arzu ve istek, izhar etmek demektir. Zühd kelimesi burada, Kur'ân ve Sünnet'in iktiza ettiği şekilde, dünyaya karşı duyulan alaka ve rağbeti terk etmektir.


Zühd, hem çileciliğin İslami kavramını hem de özellikle feragat kavramını kapsamaktadır. Zühd sadece haram olanı değil, helal olanı da bırakmayı gerektirmektedir. Çilecilik, bazı rahatlıklardan ve lüksten yoksun  bir hayat içermektedir. Önceki zâhidler yoksullukları ile vasıflandırılırdı. Ferâgat, dünya maddelerine karşı tarafsızlık ve bir ilgisizlik içermektedir.Her iki konsept de kişinin daha dindar ve basit bir hayat lehine lüks bir hayattan kaçınmasını gerektirir.


Bu itibarla zühd, fakirlik değil; zengin-fakir her mü’mine gereken bir kalbî tavırdır. İlâhî takdir neticesinde zâhiren fakru zarûret içinde yaşayan bir kimse, kalben dünyevî arzular peşindeyse, o da zühd ve istiğnâ ehli sayılmaz. Zira zühd ve istiğnâ, kaderin sevkiyle mecbûren aza kanaat değil; irâdî olarak, kendi isteğiyle kalbini dünyaya esir olmaktan muhafaza etmektir.


Rasûlullah Efendimiz, zühd hâlini ne güzel târif  etmiştir: “Dünyada zâhidlik, ne helâli haram bilmek ne de malı mülkü terk etmektedir. Dünyada zâhidlik, ancak Allah’ın mülkünde olana kendi elindekinden daha fazla itimat etmek (yani rızka değil, Rezzâk’a güvenmen); başına bir musîbet geldiği ve yakanı bırakmadığı müddetçe, onun ecir ve mükâfatından son derece ümit var olmandır.” (Tirmizî, Zühd, 29/2340)


Fakirlik şahsın muhtaç olduğu şeyin yokluğundan ibarettir. İhtiyacın olmayan şeyin yokluğuna ise fakirlik denmez. Eğer ihtiyaç olan şey var ve gücü yettiği şekilde ise, ona muhtaç olan kişi fakir sayılmaz. Bu hakikati anladığın zaman, Allah'tan başka her varlığın fakir olduğu konusunda  şüphen kalmaz. Çünkü; Her varlık, ikinci durumda, varlığının devamına muhtaçtır. Varlığının devamı ise; Allah'ın faziletinden kaynaklanır. Eğer varlık âleminde varlığı başkasından istifade edilmeyen bir varsa işte o mutlak manada zengindir. Böyle bir varın varlığı ancak bir zat için düşünülebilir. Bu bakımdan varlık âleminde bir zenginden başkası yoktur. O'ndan başka olan herkes O'na muhtaçtır. Devamlı olarak O'nun cömertliğine muhtaçtır. İfade edilen  bu durum ayet-i celile de şöyle geçmektedir:


وَٱللَّهُ ٱلْغَنِىُّ وَأَنتُمُ ٱلْفُقَرَآءُ 

“…Allah zengindir, sizler fakirsiniz…” (Muhammed/38)


Bu mana, mutlak fakirliğin manasıdır. Fakat biz burada mutlak fakirliğin beyanını kastetmiyoruz. Özel olarak mal fakirliğinden bahsediyoruz. Aksi takdirde kulun, ihtiyaçlarının sınıflarına göre fakirliği, kaide altına alınmayacak kadar  çoktur.  İşte biz şimdilik, sadece bu son ihtiyacın beyanını yapmak istiyoruz . Bu bakımdan her mal kaybedene kaybettiği mala göre eğer  mal, onun için bir ihtiyaç ise- "Fakir" adını  veriyoruz. Kaybedilenden Sonra fakirlik anında o kişide şu  beş halin olması gerekir. Biz bunu  ayırır ve her hale bir isim tahsis ederiz ki bu ayırım sayesinde onların hükümlerini  bilelim.


Birinci Hâl:

Hållerin en yücesi olan bu hâl, kişinin malı olduğunda maldan hoşlanmayıp eziyet çekecek durumda olmasıdır. Malı almaktan kaçacak, ondan nefret edecek, onun şerrinden ve meşguliyetinden sakınacak durumda olmasıdır. Bu durum" Zühd", bu durumda olanın ismi de" Zahid''dir. Bu kişi Kendisini  ibadete vererek dünya ve ahiret dengesini sağlar.  Hakka kul olmak kula hakkı vermek her murada kalkan olmaktır. Benliğini  terk ederek  Rıza-ı ilahiye köprü olma gayesidir. Bu köprü dünya ile ahireti birleştirir. Bu durum  Kur'an-ı Kerim de şöyle geçmektedir:

وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَشْرِى نَفْسَهُ ٱبْتِغَآءَ مَرْضَاتِ ٱللَّهِ ۗ وَٱللَّهُ رَءُوفٌۢ بِٱلْعِبَادِ

“Öyle insanlar da var ki, Allah’ın rızâsına ermek için canını bile verir.

Allah ise  kullarına karşı çok şefkatlidir.”(Bakara / 207)


Ve  bu konu hakkında Peygamber Efendimiz  şöyle demiştir:

“Allah’ım, (gerçek) hayat, ancak âhiret hayatıdır.”


İkinci Hâl:

Bu halde kişi öyle bir durumdadır ki malın varlığıyla sevinecek şekilde malı istemediği gibi, eziyet çekecek şekilde maldan nefret de etmez. Eğer mal kendisine gelirse, zâhidlik de göstermez. Bu halin sahibine “Razı” denir. Hayatlarını muhabbet ve maneviyat üzerine kurarlar. Karnı doyurmaktan daha çok  ruhları kalpleri doldurma çabasındadırlar. Bu  hala sahip olan insanlar gerçek  huzuru Allah'ı anmakta bulurlar. Hayatlarını Peygamber Efendimiz’in gösterdiği çizgide devam ettirmeye  çalışan kişilerdir. Bu konu  hadislerde  şöyle geçmektedir:


Ebû Hureyre'den (ra) rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Suffe Ashâbı’ndan yetmiş kişi gördüm. İçlerinde ridâsı (belinden yukarısını örtecek gömleği) olan bir tek kimse yoktu. Ya izâr (peştemal) kuşanır yahut boyunlarına bağladıkları bir elbise giyerlerdi ki kiminin bacaklarının yarısına, kiminin de topuklarına ancak varabiliyordu. Her biri, namazda avret yerinin görünmesini istemediği için giydiğini eliyle toplardı.


Ebû Hüreyre’nin (ra) Resûlullah’tan  şöyle işittiği nakledilmiştir: “(İnsanı ihtirasa sevkeden ve kalbini maddi arzularla dolduran) dünya ve dünya malı lânetlenmiştir. Ancak dünyada Allah Teâlâ’yı anmak ve O’nun rızasına uygun şeyler yapmak, öğreten ve öğrenen olmak istisna edilmiştir.”(T2322 Tirmizî, Zühd, 14) 


Üçüncü Hâl : 

Bu hal malın varlığının yokluğundan daha fazla hoşuna gitme halidir. 

Mala rağbet vardır. Fakat kalkıp da malı talep edecek kadar rağbet kabarmamıştır. Eğer mal saf ve helâl olarak kendisine gelirse, alır ve onunla sevinir. Eğer kazanmak için yorum muhtaç olursa, onunla meşgul olmaz. Bu halin sahibine "kanaatkar" adı verilir. Zira bu kimse malı talep etmeyi terk edecek  kadar var olana  nefsini ikna etmiştir. Buna rağmen kendisinde de  zayıf bir rağbet  vardır. Bu konu hakkında hadisler şöyledir: 


Ka’b b. İyâz’ın (ra) Resûlullah’tan  şöyle işittiği nakledilmiştir: “Her ümmetin bir imtihan vesilesi vardır.Ümmetimin imtihan vesilesi de maldır.”


Câbir (ra) anlatıyor: “Resûlullah  bir gün çarşıya uğramıştı. Halk da etrafında idi. Derken küçük kulaklı bir erkek oğlak ölüsüne rastladı. Onu kulağından tutarak: –Hanginiz bunu bir dirhem karşılığında almak ister, diye sordu. –Biz ona hiçbir şey vermeyiz, o bizim ne işimize yarar ki, diye cevap verdiler. Peygamber: –Sizin olmasını istemez misiniz, buyurdu. –Vallahi, bunun dirisi bile kusurludur, çünkü kulakları küçüktür. Ölüsünü ne yapalım, dediler. Bunun üzerine Peygamber: –Vallahi, dünyanın Allah nezdindeki değeri, bunun sizin yanınızdaki değerinden daha azdır, dedi.


Üçüncü hale sahip kişilerin rağbetleri bütün herkeste olduğu kadardır. Bu rağbet  tamamen dünya hayatına  dalacak kadar derin değildir. 


Dördüncü Hâl:

Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?

Mal da yalan, mülk de yalan..Var biraz  da sen oyalan! 


Bu hale sahip kişilerin malı talep etmesi terk etmesinin acizliğinden  kaynaklanmaktadır. 


Eğer acizliği olmasaydı malı edinmeye rağbet göstermezdi. Bu öyle bir rağbet ki yorgunlukla olsa dahi, malın talebine yol bulduğu takdirde çekinmeden talep eder veya talep etmekle meşgul olur. Bu halin sahibine “hans” adını veriyoruz. Bu durumda fakirlikte de zenginlikte de sabrı bir mârifet hâline getirmek gerekir. Vasatın üstündeki zenginlik de vasatın altındaki fakirlik de çok zordur. Lâkin sabredildiği takdirde mükâfâtı çok büyüktür. Böyle olabilenler, yani “ağniyâ-i şâkirîn / şükür ehli zenginler ve fukarâ-i sâbirîn / sabreden fakirler”, toplum içinde azınlıktadır.


Gâfil insanlarda ise çok zenginlik  ya da çok fakirlik de aynı günahta birleşir. Çok fakirlik ve çok zenginliğin, iffetsizliğin kapılarını açma riski vardır. Diğer taraftan çok zenginlik, ihtirâsı kamçıladığı için, çok fakirlik de sabrı zorladığı için, sirkati, haksız kazancı mübah gösterebilir. Bunun içindir ki Efendimiz şöyle dua etmiştir: “Yâ Rabbi, unutturan fakirlikle birlikte azdıran zenginlikten… Sana sığınırım.” niyâzında bulunmuştur. Hadîs-i şerîfte de buyrulduğu üzere Allâh’a isyan ettirecek derece fakirlik ve azdıran zenginlik, birbirine muâdil görülmüştür.

 


Beşinci Hâl:

Bu  hal kaybettiği mala ekmeği kaybeden aç, elbiseyi kaybeden çıplak gibi muhtaç olma  halidir. Bu halin sahibine "Muztar" adı verilir. Artık bunun mal talebindeki rağbeti nasıl olursa olsun ister yaz ister kuvvetli bulunsun vardır. Çünkü böyle bir halin rağbetten uzak bulunması az görülür. Bu konu hadiste şöyle geçmektedir:


Ebû Hureyre'den (ra) rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz  şöyle buyurmuştur: “İmkânları sizden daha aşağıda olanlara bakın. Sizden iyi olanlara bakmayın. Allah’ın size verdiği nimeti hor görmemeniz için uygun olan davranış budur”(M7430 Müslim, Zühd, 9)


İşte bunlar beş hali oluşturur.

En yüceleri zahitliktir. Izdırara zahitlik de eklenirse ileride de bahsi geleceği gibi zahitlik derecelerinin en yücesi olur. Bu beş halin ötesinde zahitlikten daha yüce olan bir hal vardır ki o da kişinin nezdinde malın varlığı ile yokluğunun bir olmasıdır. Eğer malı bulursa, onunla sevinmez ve eziyet duymaz. Eğer bulmazsa yine böyledir. Bunun hali, Hz. Aişe'nin hali gibidir. Zira Hz. Âişe'ye Beytülmal’deki hakkından yüz bin dirhem geldi . Onu aldı, aynı günde fakirlere dağıttı. Cariyesinin 'Sen bugün dağıttığın paralardan bir dirhemle bize et alınıp, etle iftar etmemizi sağlayamaz mıydın?' demesi üzerine Hz. Aişe 'Eğer daha önce hatırlatsaydın yapardım!' demiştir.


Hali bu olan bir kimse, eğer bütün dünya elinde ve dünya hazineleri onun olsa, ona zarar vermez, zira o, malları kendisinin değil, Allah'ın hazinesinden görür. Kendi elinde veya başkasının elinde olması arasında fark görmez. Bu halin sahibine "Müstağni" demek uygundur. Çünkü; O hem malın yokluğundan, hem de varlığından müstağnidir. Bu isimden öyle bir mana anlaşılmalı ki hem Allah'a verilen mutlak gani, hem de malı çok olan kullara verilen zengin adından ayrılsın; zira malı çok olan kul, malıyla sevindiği takdirde o malın elinde olmasına muhtaç bir fakirdir. O, ancak malın eline geçmesinden dolayı zengindir. Elinde durmasından dolayı değil! Bu bakımdan o, bir de kalacağından ve elinden çıkacağından ötürü müstağnidir, zira bu şahıs, malın bulunmasıyla eziyet duymaz ki onun elinden çıkmasına muhtaç olsun. Onunla sevinmez ki onun devamlılığına ihtiyacı olsun. Onu kaybetmemiş ki eline geçmesine ihtiyaç duysun. Bu bakımdan bunun zenginliği mutlak zenginliğe daha yatkındır. O halde o, Allah Teâlâ'nın vasfi olan müstağniliğe öbüründen daha yakındır. Ancak kulun Allah'a yakınlığı, mekân yakınlığı değil, sıfatların yakınlığıdır. Biz bu halin sahibine gani (zengin) demeyiz, müstağni deriz ki zenginlik, mutlak zengin ve her şeyden müstağni olan Allah'a isim olarak kalsın. Bu kul ise varlıkla yokluk yönünden, her ne kadar, maldan müstağni ise de maldan başka olan birçok şeyden müstağni değildir. Kalbini süsleyen zenginliğinin baki kalması için Allah'ın tevfikini talep etmekten müstağni değildir, zira mal sevgisiyle bağlı bulunan kalp köledir. Maldan müstağni olan kalp ise hürdür. O kalbi kölelikten azad eden Allah'tır. Bu bakımdan o şahıs, bu azadlığın devamına muhtaçtır. Kalpler, sık sık hürriyet ile kölelik arasında evrilip çevrilmektedir. Çünkü kalpler, Rahman'ın kudret parmaklarından ikisi arasındadır. Bu sırra binaen mutlak zenginlik ismi, bu kemalle beraber kişiye ancak mecazen verilir. Zahitlik bir derecedir. O da Ebrar'ın kemålidir. Bu halin sahibi Mukarrebin’dendir. Şüphe yoktur ki zahitlik bunun hakkında eksikliktir; zira ebrarın iyilikleri mukarrebler için kötülük sayılır. Bunun hikmeti de şudur: Dünyadan nefret eden, tıpkı dünyaya rağbet gösterenin dünya ile meşgul olduğu gibi dünya ile meşguldür. Allah'tan başkasıyla meşgul olmak Allah'tan perdelenmektir, zira seninle Allah arasında uzaklık yoktur ki perde olsun. Çünkü Allah sana şahsıyla meşgul olmaktır. Oysa sen durmadan nefsinle ve onun şehvetleriyle meşgulsün.


Bu bakımdan devamlı Allah'tan perdelisin. Öyleyse nefsinin sevgisiyle meşgul olan bir kimse, Allah Teâlâ'dan yüz çevirmiştir. Nefsinin buğzuyla meşgul olan da Allah'tan uzaktır.


Allah'tan başka her şeyin misali, aşık ile maşuku bir araya getiren bir mecliste hazır olan rakibin misalidir. Eğer âşıkın kalbi râkibe iltifat ederse, onun nefretiyle onu sakil telâkki edip oradaki huzurunun kerahetiyle meşgul olursa aşık, kalbini onun buğzuyla meşgul ettiği halde maşukun müşahedesiyle alması gereken lezzetten kalbini çevirmiş demektir.


Eğer aşk onun bütün vaktini almış olsaydı o, maşukun hazır bulunduğu bir yerde, aşkta maşuka şirk koşmazdı ve bu sevgide bir eksiklik ise, tıpkı onun gibi sevgiliden başkasına buz ettiğinden dolayı bakmak da bir tür aşkta şirk ve eksikliktir. Fakat biri diğerinden biraz daha hafiftir. Kemâl, kalbin ne buğz, ne de sevgi yönünden sevgiliden başkasına iltifat etmemesidir. Zira nasıl ki kalpte bir halde iki sevgi bir araya gelmiyorsa, aynen onun gibi, bir halde sevgi ile buğz da bir araya gelemez. Dünyadan nefret etmekle meşgul olan, sevgisiyle meşgul olan gibi, Allah'tan gafildir. Ancak sevgisiyle meşgul olan gafildir ve gafleti içerisinde uzaklaşma yolunda yürümektedir. Nefretle meşgul olan ise gafildir. Fakat gafleti içerisinde damarından daha yakındır! Allah bir mekanda değildir ki gökler ve yer seninle O’nun arasında perde olsun. Bu bakımdan seninle O'nun arasında perde, ancak Allah'tan başkasıyla meşgul olmandır.


Kendi nefsin ve şehvetlerinle meşgul olman Allah'tan başka Allah'a yakınlaşma yolunu takip etmektedir, zira bu kimse sonunda bu gafletin kalkması, yerini şuhúda bırakması ile olur.  Dünyanın nefreti, Allah'a götüren bir binektir. Demek ki dünyaya karşı zâhid olmak, fakirlikte ve zenginlikte dünyadan kalben müstağnî kalabilmektir. Mühim olan; dünyevî meşgaleleri, âhireti ihmâl etmeksizin sürdürebilmektir. Yani dünya ile meşgûl olurken kalbi gafletten korumaktır.


Mevlânâ Hazretleri, insanı varlık deryâsında yüzen bir gemiye teşbih ederek buyurur ki: “Şâyet deryâ, geminin altında bulunursa, ona istinadgâh olur. Fakat dalgalar geminin içine girmeye başlarsa onu helâke götürür.”


Yani gönül Hakkʼa râm olduğu zaman bütün dünya bir kulun tasarrufuna verilmiş olsa bile onun kulluk istikâmetini bozamaz. Fakat kalp, dünya muhabbetinden korunmadığı takdirde dünyanın zerresi bile kulun mâneviyâtını ifsâd edebilir.


SONUÇ

Bu söylediğimiz, Müslümanların dünyadan tamamen alakasını keseceği anlamına gelmemelidir. İnsanın dünyayı bütün bütün terk etmesi mümkün değildir. Elbette ki ondan faydalanacak ve hayatını sürdürecektir. Zaten Allah (c.c.) ve Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bizden bunu istemiyor. Kur’an’ı Kerimde dünya hayatının geçici ve atlatıcı olduğu defalarca vurgulanmış, dünya hayatı için aşırı hırs gösterilmesi anlamsız bulunmuştur. Allah Resulü bir gün Tekasür suresini okurken mübarek dudaklarından şu nebevi ikazlar dökülür vermiştir: “Ademoğlu malım malım deyip duruyor. Ey Ademoğlu! Yiyip tükettiğinden, giyip eskittiğin den ve sevap kazanmak için sadaka olarak önden gönderdiğinden başka malın mı var ki geri kalan tüm malların mirasçılarındır.” (Muslim, “Zühd”,4)


Yüce Rabbim hayırdan kazanmayı, hayra harcamayı, dünya hayatına aldanmadan yaşam sürdürebilmeyi cümlemize nasip etsin.




KAYNAKÇA

  • İmam Gazâlî, İhyau Ulûm’id-Din’den Seçmeler- Fakr ve Zuhd, Ezr Yayıncılık, İstanbul 2018.


  • İmam Nevevi, Riyazüs Salihin, terc. Emin Özafşar v.dğr, cilt I,
     DİB Yayınları, Ankara 2016.




BEKLEYİŞ


YAZAR: ABDURRAHMAN ARSLAN



Öylesine bir 'Bekleyiş' değil bu, her anı asırlar ediyor,
Yazılmış kitapların, yazılmamış, söylenemeyen her sözü gibi,
Öyle edepli, öyle suskun.
Atılmamış bir adım,çalınmamış bir kapı gibi.
Öylece varılamamış, öylece yapayalnız.
Asil olanın getireceği, asil bir sevdayı beklercesine.
Öylesine onurlu, öylesine gururlu,
Simsiyah ortasında beliren, bembeyaz bir nokta gibi,
Bir baharın, kışın toprağına düşen, minicik bir sevgi tohumu gibi.
Gecelerce avuçlarına, damla damla düşmüş gibi,
Bir secde sonrası inleyiş/isteyiş gibi.
Öylesine duru, öylesine berrak, öylesine saf,
Umut adında bir bekleyiş bu. . .
Anlayabilenler değil, hissedebilenler için, bir hak ediş bu .
Ve geleni, bir yol bilenler için, varış noktası bu . . .
Maddeten anlamı olmayan, mana ile ummanlar boyu bir deniz bu .
Çığlık çığlığa bağırışta, kulakların duyamadığı, bir sessizlik bu.
Zamanın mahkum ettiği, en özgür fikir bu.
Hüzün ile sevinç arasında, gece ile gündüze koşan, ölümsüz bir heves bu . . . 
Merhameti damarlarında hissedercesine,
Bugün, toprak üstünde, yarın, toprak altında,
Yarınına esir, kavuşma arzusuna aşık bir his bu . . .
Bekleyiş . . .


(.)  

5.28.2020

YALNIZLIK

YAZAR:  SÜMEYYE ARAS 



Yalnızlıkla başa çıkmak için 6 öneri | Yaşam



Mehtabın  kimsesizliğinde dinliyorum,
yalnızlığımı
Caddeler sokaklar sükut etmiş ,
Denizdeki dalgalar sayıklıyor ,çaresizliğimi .
Yıldızların arasında arıyorum, kaybolan neyim varsa
Suya yazdığım anılarımı arıyorum sükut-u hayal içinde 
Yüreğimde kopan fırtınalar seni haykırıyor .
Irağa bakamıyorum, bakınca gözlerim  
kayboluyor.
 Son nefesimi veriyorum.                                                                                                         
Dilimde şehadet,yüreğim buruk gidiyorum, bu üç günlük mekandan
Adımlarımı atıyorum sana kavuşmak üzere,
Bedbaht yüreğim ve kimsesizliğimi sevgine doğru koşturuyorum...


ELMA

Elma ısırık simge vektör çizim ile | Halka açık vektörlerYAZAR :HİLAL ÖZDEMİR



Bir kuşşam  eğer özgürlüğümü senin kafesine değişebilirim.
Bir balıksam ve sana aşıksam okyanuslar dar gelirken senin akvaryumunu krallığa dönüştürebilirim.
Şayet bir meleksem ve sana aşıksam cennet yetmez bana,
O elmayı uğruna ısırabilirim.
Tanrı düşürebilir beni,
Ölümsüzlüğümü seninle bir ömre değişebilirim.
Kalbimde bu ateş varken yerin yedi kat dibine inmeye gocunmam.
Yıldızları okumayı senin gözlerinden öğrenmişken, tenine dokunduğumda gireceğim günahtan korkmam.




KELİMELERLE OYUN OYNAMAK

               YAZAR: CANAN KAYKI 



             

        KELİMELERLE OYUN OYNAMAK 
kelimelik (@kelimelik1) | Twitter
   Kelimelerle oyun oynuyordum.
   Kelimelerle yemek yiyordum. 
   Kelimelerle seni hatırlıyordum .
   Ve sessizce düşünmeye başladım.
    Beni alıp derinlere götürüyorlardı.
    Kendimi  bile unutuyordum .
    Kapalı bir sandık da sanki onlar;
    Çok güzel  bir Labirent gibi.

     Ama kararlıydım,
             Sanki çizmeliydim o labirenti 
     Nasıl yapabilirdim ki bunu.
    Her girdiğim yol bir duvardı  sanki 
     Dönüşü olmayan bir yolculuk.
      Uzak sessiz ve kimsesizdi .
   



BEN KÖTÜ OLAN HER ŞEYİM

   YAZAR: : Hasan Gökhan Atmaca


            BEN KÖTÜ OLAN HER ŞEYİM

    İçimde büyüyen sevginin gücüne inanmak istedim. Gücü yanlış yerde aramanın getirdiği büyük tevehhüm hissi geçmek bilmiyor bazen. Dönmem gereken kötülüklerim var. Sevginin gerçek olmayanına rastlamak daha kolay. Fakat nefretin, yalnızlığın ve sevilmemenin gerçek olmayanına rastlamanız oldukça zordur. Bu bana hangi hislerin hayatımda olması gerektiğini düşündürüyor. Denizi izlemek her zaman güzeldir fakat ya kıyısındaysanız güzeldir ya da denizin üstündeyken. Derinine indiğiniz zaman biraz da korku karışıyor güzelliğin. Çünkü bir şeyin olması için korku kaçınılmazdır. Hayatınızın insanıyla birlikteyken kaybetmekten korktuğunuz gibi. Korku, meçhulat içinde kaybolmamızı engelliyor. Yeterince dikkatli bakarsak, her şey aslında hiçbir şeydir. Bir anlamı yoktur. Korkunun esiri olmamak için manasını yüklemek zorundayız. Bu ne kadar gerçek hissettirdi bizleri? Hakikat olanı bulmak için yürümemiz gereken yer ışık değil. Sokak lambasında uçuşan böceklerden olmak istemiyorum. Ben gerçek olandan kaçmıyorum. Korkumla yüzleşmiyorum. Korkuma dönüşüyorum. Ben bilinmekten korkulan şeylerin kendisiyim. 
   

5.27.2020

20 DAKİKALIĞINA ABDÜLHAMİD OLMAK


YAZAR: MAŞİDE  NUR KABA


20  DAKİKALIĞINA ABDÜLHAMİD OLMAK
Annesi kaybettiğinde 11 yaşındaydı. Sultan Abdülmecid’in oğlu Padişah Abdülhamid.Osmanlı Devletinin 34. Padişahıydı.Tahta geçtikten sonra 33 yıl görev yaptı.O Asrın padişahıydı. Avrupa emperyalizmin çok olduğu,milliyetçilik sorununun ağırlaştığı,ekonomik ve toplumsal sıkıntıların şiddetlendiği, devletler arası rekabetin daha da arttığı bir dönem de geçti tahta.. Tahta çıktığında kendisini bir ateş çemberinde buldu.

Öyle ki bir sözünde” Dünya da yalnızdık düşman vardı.     Fakat; dostumuz  yoktu” demiştir.

O dönem de 19 Mart 1877 de yapılan seçim ile ilk meclis açıldı.

İmparatorluğun nüfus yapısı nedeniyle seçilen vekillerin içinde azınlıklarda vardı ve sayıları az değildi. Seçilen 115 vekilin   69 u  Arap-Kürt-Türk Müslümanlar iken; 46 sı ise Ermeni-Rum-Yahudi gibi gayri müslimlerden oluşmaktadır.

Ama İngiltere ve Fransa'nın da zaten istediği buydu. Osmanlı'nın demokratik yönetime geçmesi demokrasi ve insan hakları için değil kendi adamları olan azınlık milletvekilleri ile iç işlerine  daha rahat karışmak istemesiydi. Her azınlık milletvekilleri grubu arkasına bir Avrupa devleti alarak üyesi oldukları Avrupa devletleri için bağımsız devlet kararı çıkarmaya uğraşıyordu.

Meclis ve  padişah devleti beraber yönetiyordu ancak 1 sene 5 ay Abdülhamid hiç devlet işlerine karıştırılmadı.

Memleketi Sadrazam Mithat Paşa hükumeti idare ediyordu. Gayri Müslimlerin de yer aldığı Meclis-i Mebusan’ın ilk işi, Rusya’ya karşı savaş ilan etmek oldu. Yanlış politikalar sonucunda girilen Osmanlı-Rus savaşında hezimet nedeniyle Sultan Abdülhamid “Böyle bir meclisten birlik çıkmaz” diyerek ;Meclisi kapattı ve yönetimi tek başına ele aldı.

Devletin Meşrutiyet ile değil Müslüman unsurlara dayanan kuvvetli bir devlet iradesi ile kötü gidişattan kurtulabileceğini düşünüyordu.

Bu durumdan rahatsız olan İngiltere, V. Murat'ı Padişah, Mithat Paşa’yı da yeniden sadrazam yapmak için Jön Türklerden  Ali Suavi aracılığıyla  tarihe Çırağan Baskını olarak geçen başarısız bir darbe girişiminde bulundu.20 mayıs 1878 tarihinde gerçekleşen  bu sonuçsuz darbe, II. Abdülhamid’i hafiye denilen gizli teşkilatı kurarak  idareyi daha sıkı ele almaya mecbur etti.

Ona bu dönemde Önce iftira attılar sonra da yalnız bıraktılar.. Hatta onu yalnız bırakanlar o dönemin aydın insanlarıydı.

Kimse anlamadı belki onu. Ama sonra çok pişman oldular. İtirafname ile yazıya dökenler hatta ağıt yakıp pişman olanlar bile oldu.. İnanmadılar ona.

Ama günümüzde de gençlerimize Padişahlarımızı, Osmanlıyı kötülemiyorlar mı?

Koskoca bir devleti yok saymıyorlar mı? Geçmişimizden bizi soğutmuyorlar mı? Geçmişine küfür eden bir nesil yetişmiyor mu? Hasta adam ilan etmediler mi koskoca bir Osmanlı  Devletini  ?

Ama o öyle bir padişahtı ki bir gün Yahudilerin  Jön Türklerle iş birliğine gittikleri bu dönemde  Osmanlı'nın yabancı devletlere karşı olan borçlarının tamamının ödenmesi karşılığında Filistin’in Yahudilere yurt olarak verilmesini isteyen Dünya Yahudi Teşkilâtı’nın lideri Theodor Herzl’in “Kudüs'ü verin tüm dış borçlarınız Dünya Museviler Cemiyeti olarak ödeyelim”  önerisine o şöyle dedi: 

”Bir karış dahi olsa vatan toprağını satmam. Zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim de bu Toprakları ancak aldığı fiyata verir. Bu topraklar kanla alınmıştır kanla verilir.” diyerek Rest çekti herkese kafa tuttu.  Yalnızlığına rağmen korudu topraklarını.

Şimdi Ben onu bir kaç satır ya da on sayfa ile anlatamam ki onu gerçekten anlamak isteyenler anlar, tanımak isteyenler tanır.

Bizlere yıllarca kızıl sultan olarak anlatılmadı mı? Abdülhamid için sıkça kullanılan Kızıl Sultan ismi, Albert Vandal adlı bir Fransız yazar tarafından ortaya atılmıştı. Atılış sebebi ise, Abdülhamid’in Ermeni isyanlarını bastırtmış olmasıdır.

Abdülhamid’ e Osmanlı’ya hakaret edilen şu dönemde  Necip Fazıl  gibi ustaların yazdıkları eserler de Abdülhamid’i anlamak mümkündür.

Ama biliyor musunuz? O dönemlerde insanlar kendi yazdıklarından dolayı düşüncelerinden dolayı mahkum olmuşlardır.

Şimdi ise insanlar tarihine küfür ediyor ve bunun hiçbir cezası yok! Çünkü bunun adı düşünce özgürlüğü oluyor!

Farkında mıyız bazı kesimler tarihimizi sadece 100 yıldan ibaret gibi gösteriyor ve yine bazı insanlar onlara inanmayı tercih ediyor. Köklerimizi unutmamızı istiyorlar. Nedir bu Ecdad, Osmanlı düşmanlığı? Onlara göre yüzyıl öncesinde hiçbir yenilik yapılmamış. Osmanlı ve öncesi hiç gelişim göstermemiş gibi gösteriyorlar. Araştırmayan da buna inanıyor.

Fatih Sultan Mehmed değil miydi?  Havan Topunu icat eden .

Matrakçı Nasuh Efendi  değil miydi? Kafes Çarpımını  bulan.

Peki ya Suhulet nedir bilir misiniz? İlk arabalı vapurdur. Hüseyin Haki Efendi bulmuştur.

Ama kaç kişi biliyor bunu? Çünkü tarihimizi bilmiyoruz ve  şunu unutuyoruz:

“Geçmişini bilmeyenin geleceği olamaz.”

Burada bizlere büyük görev düşüyor tarihimizi aktarmalıyız. Ve anlatmalıyız.

Kırmadan Küstürmeden.
Selametle 👋🏻

Misal , deniz olası geliyor insanın

 Misal , deniz olası geliyor insanın İnsanın kuş olup süzülesi geliyor Dilinin ucuna dalgalanan sözcükleri haykırmak istiyor kıyıdakilere.. ...